26 Eylül 2013 Perşembe

Jack London'dan Parapsikoloji - Yıldızlar Korsanı (Star Rover)

Yazının güncel yeri için...
http://www.kurgu-bilim.com/yildizlar-korsani-star-rover/

Jack London birçok kitabını zevkle okuduğum bir yazardır.  Okunacaklar listeme eklemek üzere Jack London kitaplarını araştırırken, çok az bilinmesine rağmen okuyanlar tarafından çok beğenilmiş ve erişilmesi güç "Yıldızlar Korsanı" ile karşılaştım. Erişilmesi güç çünkü Türkiye'de sadece iki farklı yayınevi tarafından basılmış. İnternet üzerinden satın almak mümkün. Önce İngilizce bir elektronik kopyadan başlayıp sonra Türkçe'sini bulup oradan devam ettim. 

 
Okumadan önce kitapla ilgili biraz araştırma yaptım. Edindiğim bilgiler kitaba karşı merakımı daha da arttırdı. Birincisi konunun yazarın diğer kitaplarından farklı olması ikincisi ise başrolün Adrien Brody tarafından canlandırıldığı "The Jacket" filminin bu kitaptan esinlenmiş olması 'olasılığı' idi. 'Olasılığı' diyorum çünkü farklı kaynaklarda farklı bilgiler var bu konuda. Ben de kitabı okuduktan sonra kendim karar vermek istedim.



Yaşam savaşı ve mücadeleci ruhu yine kitabın satırlarına yerleştiren yazar bu sefer parapsikolojiyi konu olarak seçmiş.

Hikaye, bir ziraat mühendisi olan Darrel Standing'in ağzından anlatılıyor. Kızıl öfkesi yüzünden bir cinayet işleyip San Quentin hapishanesine düşen Standing, burada başına gelen talihsiz bir olay yüzünden ayrı bir hücrede tutuluyor ve 'ceket' ile cezalandırılıyor. Mahkumlara giydirilen bu ceket öyle sıkı ki tüm iç organları sıkıyor ve vücudu uyuşturuyor. Ceketin içinde transa geçen Standing önceki yaşamları içinde astral seyahatlere çıkıyor. Bu seyahatlerde baş kahramanın geçmiş yaşantılarından kısa öyküler anlatılıyor. Tabi ki bunların hiçbirisinde sıradan bir insan değil.  Fransız Kont Guilamme de Saint-Maure, Kore denizlerinde kaybolan denizci Adam Strang, Mountain Meadows soykırımında Jesse Fancher, Roma askeri olarak Kudüs te görevlendirilen İskandinav asıllı Ragnar Lodborg, Amerikalı denizci Daniel Foss. Bu karakterler arasında en sevdiğim Jesse iken beni en çok sıkan Adam oldu. Kitabın sonlarına doğru daha da eski çağlarda yaşamış olan Standing ruhunun ufak hikayeleri var. Yukarıdaki kitap kapaklarından  K Yayınlarına ait olanda (soldaki)  sanırım Daniel Foss resmedilmiş. Beyaz Balina Yayınevi'ne ait olanda ise Standing'in geçmiş yaşamlarında aşık olduğu kadınların da reenkarnasyon yaşamış olan aynı ruh olması durumu resmedilmiş olabilir.

Jacket filminin senaryosu Yıldızlar Korsanı'ndan alıntılanmışsa eğer senarist çok daha iyi bir iş çıkarmış.  Çünkü Darrel Standing konudan konuya atlayarak bölük pörçük bir hikaye sunarken filmde Jack Starks'ın nasıl öldüğünü bulmak gibi bir amacı var ve konu daha derli toplu.



Baş kahraman Standing reenkarnasyona gönülden inansa da günümüzde parapsikoloji sınır bilim olarak sayılıyor ve dünyada sadece birkaç üniversitede bilim dalı olarak okutuluyor. Dini inançların bazıları reenkarnasyona ılımlı bakarken bazıları da karşı çıkıyor. Sınır bilim konusundaki araştırmalar gelecekte bize inandırıcı kanıtlar sunabilir belki de.

Dresden Dosyaları Serisi

Yazının güncel yeri için...
http://www.kurgu-bilim.com/dresden-dosyalari-serisi/

İtiraf edeyim fantastik kurgu edebiyatıyla pek aram yok.
Aslında önceleri var gibiydi ama zamanla, yavaş yavaş soğudu aramız.
Zaman Çarkı'nın 9. kitabını okuduğum sıralarda Robert Jordan'ın vefatı beni derinden sarsmıştı.


Fantastik film izlemeyi okumaya tercih ederken, bilim kurgu okumayı da izlemeye tercih ediyorum.

Yine de, Jim Butcher'ın Dresden Dosyalarıyla karşılaştığımda raflarda, merakıma yenik düştüm. Aslında o sıralar gereksinimlerime de çok uyuyordu, kafayı fazla yormayan, fazlasıyla kolay okunan bir şeyler arıyordum. Sabun köpüğü gibi olmasının pek de bir önemi yoktu. Seriye beni ilk çeken neden de buydu. Diğeri ise arka kapaktaki tanıtım yazısının yani Harry Dresden'in Büyücü Kartvizitinin bana çocukluğumda çok severek izlediğim bir diziyi hatırlatmasıydı.

Harry Dresden
Büyücü
Kayıp eşyalar bulunur. Paranormal soruşturmalar.
Danışma. Tavsiye. Makul fiyatlar.
Aşk iksirleri, bitmek bilmez servetler ve çılgın partiler iş kapsamı dışındadır.

Melekler Şehri. 90'lı yıllarda yayınlanan, orjinal adı Shades of LA olan bir diziydi. (İMDB puanı 7.8 olarak verilmiş, hmmm :) ) Ölülerle iletişim kurabilen bir özel dedektif, her bölümde başka bir ölünün sorunuyla ilgileniyordu. Bazen bir cinayeti aydınlatıyor, bazen hırsızlıkları ortaya çıkarıyor, kayıp eşyaları buluyor, miras meselelerini çözümlüyordu. Yaşayan bir müşterisi pek olmadığından, ölüler de çoğu zaman ödeme yapamadıklarından genelde para sorunu yaşıyordu.



Dresden Dosyaları'nın kahramanı olan  Büyücü Harry Dresden de benzer şekilde, daha çok somut dünyaya ait davalarla değil de öbür dünyaya ait sorunlarla ilgilenen bir büyücü. Arada sırada aşk iksiri yaptırmak isteyenler, kendilerine yapılan büyüleri bozdurmak isteyen sıradan insanlar da uğramasa yaşamını sürdürecek kadar parayı hiç bulamayacak.

Harry Dresden, bizim gibi sıradan insanların, varlığından haberdar olmadığı büyücülerle, perilerle, iblislerle, trollerle, vampirler ve kurt adamlarla mücadele ediyor. Bir yandan da günlük ihtiyaçlarını karşılamak, kirasını ödemek, karnını doyurmak zorunda. Para kazanabilmek için ayrıca, zaman zaman FBI'a çözümlenemeyen doğaüstü durumlarla ilgili danışmanlık hizmeti de veriyor.

Çoğu zaman çalışmaktan duş almayı unutmuş, kokmuş, saçı başı keçe gibi olmuş ve darmadağınık, parasızlıktan bir süredir doğru düzgün bir şeyler yememiş ve hem evinden hem de bürosundan kirayı ödemediği için atılmak üzere yakalıyoruz onu. Kıvrak zekasıyla karmaşık problemleri çözebilmesi, çalışkanlığı artı yanlarıysa da genelde ukalalığı, sivri dilliliği, en korktuğu anlarda bile sergilediği kışkırtıcı tavırları ile karşısındakilerin sinirlerini fazlasıyla bozabiliyor.

Genelde aynı anda bir-iki değil üç-dört sorunla ve yaratıkla aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor. Ödünün koptuğunu iç sesinden duyabiliyoruz :) Bu arada "ay aç kaldı", "ay çok kirlendi", "ay yaralandı", "ay yine millete rezil oldu" diye acıyıp üzülüyoruz kendisine macera boyunca. Aslında, bu yönleriyle çok eğlenceli bir anti kahraman olduğunu söyleyebiliriz. Kitapların kapaklarındaki karizmatik tip yerine gözümüzde epeyce sarsak, şapşal ama sevimli bir tip canlanıyor.


Dresden Dosyaları'nın orjinal serisi 15 kitaptan oluşuyor ve ayrıca 2007 yılında mini dizi olarak televizyonda yayınlanmış. İMDB puanı 7.5.

Türkiye'de, İthaki Yayınlarından 4 cildi yayınlandı. Fırtına Büyücüsü, Hayalet Tehlikesi, Kurtadamlar ve Yaz Şövalyesi.  Ben şu anda Yaz Şövalyesi'ni okuyorum.

                          

                          

Yaz Şövalyesi kitabında, yaz perilerinin şövalyesinin öldürülmesinden kış perileri sorumlu tutuluyor, kış ve yaz perileri bu sebeple savaşa hazırlanırken, vampir meclisi de büyücü konseyine Dresden'in önceki kitaplardaki vukuatları nedeniyle savaş açmak üzere. Bu arada Dresden'in peşinde bir kiralık katil var. Kış perileri, masumiyetlerinin kanıtlanması için Harry'yi tutmak istiyorlar, ancak perilerle herhangi bir nedenle anlaşma yapmak çok riskli. Diğer bir tarafta da büyücü konseyinin bazı güçlü üyeleri Dresden'i vampirlere teslim edip savaştan kurtulmayı planlıyorlar. Yani, başı her zamanki gibi fazlasıyla belada.

Yaz Şövalyesinin, diğer üç kitaba göre temposunun düşük olduğunu, özellikle sonlarına doğru öykünün iyice durakladığını ve sıkıcı bir hale geldiğini söylemem gerek. Yine iyi bir başlangıç ve eğlenceli bir öyküye sahip.

Bu kitap elimdeyken, Diablo 3'ün Playstation 3 versiyonunun çıkması da benim için bir şans oldu. Diablo'yu Wizard'la oynuyorum ve Dresden'le birlikte ikisi çok iyi gidiyor. Bu kombinasyonu herkese tavsiye edebilirim :)






25 Eylül 2013 Çarşamba

The Palencar Project - 1

Yazının güncel yeri için...
http://www.kurgu-bilim.com/the-palencar-project-1/

Tor e-kitap, öğle tatilimi doldurmaya devam ediyor.
Okuduğum 8. ve 9. öyküler Palencar Projesinin içerisinde yer alıyor.
Proje, John Jude Palencar'ın aşağıdaki resminden esinlenerek beş ayrı yazar tarafından yazılan beş ayrı öyküden oluşuyor.




E-kitabın 151. sırasında ve 3733. sayfasında yer alan son öyküler bunlar.
Ben henüz iki tanesini okudum.
İlki, L.E. Modessitt,Jr'ın New World Blues adlı öyküsüydü.
İkincisi ise, Gene Wolfe'un Dormanna'sı.

İki öyküde de yukarıdaki resim ayrıntılarıyla tasvir ediliyor, ancak birinde öykünün başlarında bu sahne gerçekleşirken ikincisinde ise finalde yer alıyor.

İster istemez de olsa iki öykü arasında bir kıyaslama yaptığımda ilk öykünün daha güzel olduğunu söyleyebilirim.

İlk öykünün yani New World Blues'un konusu, zor durumda olduğu ve başka seçeneği olmadığı için riskli bir görevi kabul eden bir kız hakkında. Bu kız, resimde gördüğümüz kız tabii ki. Dünya üzerinde yer alan paralel bir gerçeklikte yaşayan bir köye gidip orada riskli bir görev gerçekleştirmesi gerekiyor. Gökyüzünden yere doğru inen uzantılar bu paralel evrende Tanrı olarak kabul edilen, uzaylı mı yoksa bulunduğumuz gerçeklikten farklı olan atmosfer koşullarına uyumlu olarak evrimleşmiş değişik bir canlı türü mü olduğu bilinmeyen bir varlık. Resimdeki kızın görevi bu varlıkla yüzleşmek.

Bu öykü bana resimdeki duyguyu fazlasıyla aktardı ve gerek anlatımı, gerek öykü boyunca uyandırdığı merak, gerekse de sürprizli sonuyla gayet tatmin ediciydi.

İkinci öyküyü yani Dormanna'yı ise çok beğenmedim, bunun nedeni uygun okuyucu kitlesi içerisinde olmamam olabilir. Bana fazla çocuksu geldi. Minik bir uzaylı yaratığı hayali arkadaşı zanneden küçük bir kızın bir gününü okudum. Diğer öykünün karanlık, gizemli atmosferinin yanında fazla pembe ve iyimserdi. Final sahnesine kadar bana resimle ilişkili gibi gelmedi, final sahnesinde ise zar zor resmin tasvir edildiğini anlayabildim açıkçası. Yine de küçük bir çocuğun bu öykünün iyimser havasından haz alabileceğini düşünüyorum.

Başka bir bilim kurgu/fantastik öyküde görüşmek üzere
İyi okumalar


16 Eylül 2013 Pazartesi

Rest In Peace Department (Ölümsüz Polisler)

Yazının güncel yeri için...
http://www.kurgu-bilim.com/rest-in-peace-department/

Ailecek izlenecek hafif ve eğlenceli bir film arayışımız bir çizgi roman uyarlaması olan R.I.P.D ile sonuçlandı.


Hafif ve eğlenceli bir film olması nedeniyle de başarılı bir tercih olduğunu söyleyebilirim. Film, şu anda vizyondaki 2. haftasında.


Fragmanını gördüğümde hafif bir Man In Black havası sezmiştim ve bu beni filmi izlemek için motive etmişti. Bu akşam, filmi izlerken, tam olarak aynı tadı vermese de benzer bir atmosferi hissettiğimi söyleyebilirim. Konu bilim kurgu yerine fantastik kurgu. 2 uyumsuz ortak olarak, siyah giyen adamların yerini 2 ölü polis, uzaylı yaratıkların yerini de öbür dünyadan gelen iblisler almış.


Kötü adam da Kevin Bacon. Benim için bu bir artı, Kevin Bacon'ın kötü adamlığını hep sevmişimdir. (The Following dizisinde hala bekliyorum bir pislik yapacak diye ama adam saf katıksız iyi, ters köşe yapıyor dizi bu noktada beni:))


Man In Black kadar eğlenceli olmasa da espriler gayet başarılıydı, ama müzikleri o kadar akılda kalıcı değildi. (Hala Man In Black'ten Back In Time'ı mırıldanıyorken bu filmden aklımda tek bir melodi kalmadı :) )



Bu kadar kıyaslamadan sonra, biraz filmin konusundan bahsedelim. Ortağı(Kevin Bacon) tarafından ihanete uğrayıp öldürülen iyi adam Nick (Ryan Reynolds), öbür dünyada da polis teşkilatına katılır. Huzur İçinde Yat Polis Teşkilatının amacı ölülerin dünyaya dönmesini engellemek, firar edenleri yakalayıp içeri tıkmaktır. Teşkilata girer girmez, uyumsuz, sivri dilli, bayağı manyak bir adam olan ve 1800'lü yıllardan beri ölü olan ortağı Roy(Jeff Bridges) ile birlikte işi öğrenmesi için dünyaya geri gönderilir. Ancak ölülerin, Nick'in ortağının da işin içinde olduğu büyük bir planları vardı. Sürekli kavga eden iki ortak bu planı anlamak ve önlemek için kolları sıvarlar :)





Gülmek, eğlenmek ve 90 dakika boyunca kafayı boşaltmak için birebir olmasına rağmen yüzeysel bir eğlence olmaktan öteye geçemediğini ve kısa sürede etki bırakmadan akıldan çıkacağını da belirtmek gerekiyor.

İyi eğlenceler


15 Eylül 2013 Pazar

Incognito (Beynin Gizli Hayatı)

Yazının güncel yeri için...
http://www.kurgu-bilim.com/incognito-beynin-gizli-hayati/

Yazar : Seçil Çetinkaya
İletişim: secillcett@gmail.com

Kitabın arkasındaki yoruma pek katılmıyorum. Bu kitabı okuyunca hayatınız değişmiyor. Ama bazı şeyleri sorgulamanıza, insanlara ve kendinize farklı bir açıyla bakmanıza sebep olacak türden bir kitap.




Kitabın yarısına kadar verilen örnekler ve kavramlar biyoloji derslerinden hatırlanır. Ayrıca çok fazla tekrar içeriyor. Dipnotları okumakla uğraşmak insanı yoruyor. Notların bir kısmı sadece kaynakça. Bu yüzden notlarla vakit kaybetmeyin derim. Heves kaçırmadan devam edip ikinci yarısına gelince işler ilginçleşiyor. Sadakat geni, istem dışı sapkınlıklar, şizofreninin etkenleri, gizli ırkçılık gibi durumlarla ilgili bilgiler gerçekten şaşırtıcı. Yazar beynimizde yer alan zombi programların bilinç dışı olarak işlemesinden bahsederken özgür iradenin varlığını sorguluyor. 

İnsanı insan yapan şey nedir sorusuna verilen ilk cevap ruh ve özgür irade olurdu herhalde. Kitap her ikisinin de varlığından şüphe ettiriyor. Bizim ruh sandığımız şey sadece biyolojik kimyasallar olabilir mi sorusu kafanızı kurcalıyor kitap boyunca. Korkmayın, yine de benliğimizin gelişmesinde DNA'mıza ek olarak 'umwelt' denilen çevresel faktörlerin de etkili olduğu inkar edilmemiş :)

Kitap çok fazla bilimsel terim içermediğinden anlaşılması güç değil. Beynin çalışması motor fren gibi özetlenmiş. Motor eylemlere karşılık anormal durumlarda devreye giren bilinç yani fren. İyi insanlar, freni iyi çalışan insanlar. İyi öğrenilmiş motor eylemlerde bilincin devreye girmemesi daha iyi. Yazar bilinci büyük patron olarak görüyor. Yani sadece işler yolunda gitmediğinde devreye girip düzene sokan bir sistem. 


Günlük hayatımızda gerçekleştirdiğimiz motor eylemlerde farkındalığın olmaması hepimizin bildiği bir konu aslında.  Göz kırpma ve nefes alma gibi eylemler farkında olmadığımızda tıkır tıkır işliyor. Ama nefes aldığınızın farkına vardığınızda birden nefesiniz daralır gibi oluyor. Benzer şekilde beyinlerinde problem olan insanların da farkında olmadan istem dışı yaptıkları eylemler olduğuna değiniyor yazar. Bir de frenler iyi çalışmıyorsa ciddi suçlar ortaya çıkıyor. Buradan da adalet konusuna geliniyor tabii. Kitapta en çok üzerinde durulan konu da bu gibi geldi bana. Sebebi de yazarın bu konuda nörobilimsel çalışmalar yapıyor olması sanırım.

Adalet sisteminde bir kişinin suçlu olarak ilan edilmesi için yaptığı eylemden sorumlu tutulabilir olup olmadığı sorgulanır. Yazara göre bu yanlış bir yöntem. Çünkü kişinin sorumlu olup olmaması önemli değil. Beyin rahatsızlığı olan bir kişi bilinçsiz bir şekilde elinde olmadan suç işlemiş olabilir. Yazar bu tür kişilerin elbette cezasız kalmaması gerektiğini söylese de ben içten içe bu insanları masum gördüğü ve cezanın anlamsız olduğu fikrini savunduğu hissine kapıldım. Bu beni oldukça rahatsız etti. Beynin çalışma sistemini bilimsel olarak kabullense bile ahlaki açıdan bu tür davranışları kabullenemiyor insan. Yazar kişinin yaptıklarından sorumlu olup olmamasının yerine kişinin değiştirilebilir olup olmadığının daha önemli olduğunu söylediğinde içim rahatladı. Çünkü burada değiştirilebilir olmayan kişilerin toplumdan uzaklaştırılması, değiştirilebilir olanların da uygun tedavi görmesi gerektiği görüşünü açıklıyor. Aslında hukuk sisteminin bu tarz suçlarda geriye değil de ileriye dönük bir yaklaşım benimsenmesi gerektiği anlatılıyor özetle.




Yazarın teknoloji ve robot çağı ile ilgili fikirleri ve öngörüleri bana oldukça mantıklı geldi. Neden hala filmlerde gördüğümüz robot çağına erişemediğimizin cevabını yazarın bakış açısında bulabilirsiniz bence.

Nörobilim konusuna bilimsel açıklamalar getirmese de herkesin anlayabileceği bir dille yazılmış, okuması zevkli ve öğretici bir kitap.


4 Eylül 2013 Çarşamba

Memory Coder (Hafıza Kodlayıcı)

Yazının güncel yeri için...
http://www.kurgu-bilim.com/memory-coder-hafiza-kodlayici/

Tor e-kitaptan okuduğum 7. öykü, kitabın 27. öyküsü ve Jessica Brody tarafından yazılmış.
639. sayfada başlayan öykü 8 sayfa uzunluğunda olmakla beraber kitabın en kısa öykülerinden biri.

Öykü, belirtilmeyen bir zamanda, gizlilik seviyesi yüksek işler yapan bir firmada geçiyor ve 2 bölümden oluşuyor. Birinci bölümü, gizlilik dereceli bilgilere yetkisi olmadan ulaşan veya ulaşma riski olan insanların hafızalarını değiştiren sistemi geliştirmiş ve bu sistemi işleten bir yazılımcının bakış açısından dinliyoruz. İkinci bölüm hakkında açık vermeden bilgi vermek zor olduğundan hiç bahsetmeyeceğim.



Günün birinde genç bir kuryenin hafızasından sildiği bilgi yazılımcının çok ilgisini çekiyor. Bu bilgi, kendi şirketinde çalışan, tanımadığı, dünyanın en güzel kadınının yüzü. Elinde sadece kuryenin kimlik bilgileri, hangi tarihte ilk defa şirketlerine geldiği gibi kısıtlı bilgiler var ve bu bilgileri kullanarak kadına ulaşmaya çalışıyor.

Eğlenceli bir öğle tatili geçirmeme sebep olan bir öykü olsa da, oldukça yüzeysel, bilim kurgudan çok aşk konusunun işlendiği, kafada oluşan soru işaretlerinin cevap bulmadığı bir öyküydü. Yine de hızlı okunur olması nedeniyle okunmasının çok da vakit kaybı olmadığını söyleyebilirim.

Tor e-kitapla birlikte bir çok yeni kadın bilim kurgu yazarıyla tanıştım. Ortak özellikleri olarak, bilim kurgunun içerisine aşk temasını yapay ve zorlama olmadan çok rahatlıkla yerleştirebilmeleri olduğunu söyleyebilirim. Daha önce okuduğum uzun seriler haricinde bu durumla karşılaşmadığımı da itiraf etmek durumundayım ki bu benim çok hoşuma gidiyor..Ve vakit buldukça okumaya devam ediyorum.

Geriye 151 öyküden sadece 144 tane kaldı, beğendiklerimi süzüp paylaşmaya devam edeceğim.

İyi okumalar,


3 Eylül 2013 Salı

Vefat - Başsağlığı : Frederik Pohl

Yazının güncel adresi : http://www.kurgu-bilim.com/vefat-bassagligi-frederik-pohl/

1919 doğumlu usta bilim kurgu yazarı Frederik Pohl 2 eylül 2013'te aramızdan ayrıldı.
Bilim kurgu severlerin ve tüm edebiyat camiasının başı sağolsun.

Yazar hakkında bilgiye aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz:

http://www.turkceciler.com/blog/frederik-pohl/
http://www.x-bilinmeyen.net/YazD/id22.htm

2 Eylül 2013 Pazartesi

Man On The Moon - R.E.M. - Bilim Kurgu Temalı Şarkılar ve Düşündürdükleri - 5

Yazının güncel adresi : http://www.kurgu-bilim.com/man-on-the-moon-rem/

REM'in belki de en güzel şarkısıdır Man On The Moon.

Şarkının asıl amacı Andy Kaufman adlı komedyene takılmak olsa da beni hep nakaratında sorulan "aya gerçekten insan gönderdiler mi" sorusu ilgilendirir.



Şarkının asıl öyküsüne bakmak için yine sonfacts'i öneriyorum.




If you believed they put a man on the moon
Man on the moon
Eğer aya insan gönderdiklerine inandıysan
If you believe there's nothing up his sleeve
Eğer bunda bir bit yeniği olduğunu düşünmüyorsan
Then nothing is cool
O zaman bu hiç havalı değil

Her ne kadar düğün davetiyem bile Buzz Aldrin'in aydaki(?) fotoğrafından kotarılmış olsa da (Bknz aşağıdaki resim :) ), bu konudaki komplo teorilerini okumayı çok severim. Ve inandırıcı da bulurum açıkçası.


Hele Apollo 11 belgeselini izleyip Buzz Aldrin'le Neil Armstrong'un "aa aydan bir taş bile almamışız ya la" tarzındaki konuşmalarını kendi seslerinden dinledikten sonra, "bunlar aya falan gitmemişlerdir arkadaş" demiş de bulundum zamanında :)

Eh, yine de ilk seferde bu kadar acemilik de kabul edilebilir belki, acaba uzaylıların ilk ufo deneyimleri nasıldır? :)



Ben bu şarkıyı sıkılmadan üstüste 15 kere dinleyebiliyorum ve bu performansı haftada beş gün üstüste sergileyebiliyorum :) Hele otobüsteysem, cam kenarında oturuyor ve denizi izliyorsam çok daha keyifli oluyor aydaki adamı düşünmek...

Ayrıca şarkıdaki yeah yeah yeah'li kısımlar acayip hoşuma gidiyor ve dilime takılıyor. Songfacts'ten öğrendiğim kadarıyla şarkıyı yapan arkadaş, bir şarkıda Kurt Cobain'den daha fazla "yeah" kullanabilirim iddiasındaymış ve başarmış da :)

Did they really put a man on the moon? 
:)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Translate