28 Ağustos 2013 Çarşamba

Yürüyen Kentler - Philip Reeve

Yazının güncel adresi : http://www.kurgu-bilim.com/yuruyen-kentler-philip-reeve/

Yürüyen Kentler serisinin aynı adlı ilk kitabını okumaya Karadeniz'in hoş bir sahil kasabasında başladığımda kitapla aramız fena değildi. Çok hızlı bir şekilde ortalarına kadar ilerlemiştim.



Kitabı okumaya, İstanbul'da ara verip - Adrasan'da tekrar geri döndüğümde ise, biran önce bitirip Ursula Le Guin okumaya başlama isteği ile yanıp tutuştuğumdan , seriye karşı önyargı oluştu içimde.



Kardeşimin kitabı yarım bırakıp İstanbul'a dönüşte okumamı önermesi gayet mantıklıydı tabii, ama ben ısrarla okuyup tamamladım. Ve sonra 2 günümü yedim diye hayıflanıp durdum. (Çünkü Adrasan'da Ursula Le Guin okunur ve tatil sadece 7 gün) Ayrıca o doğal, yemyeşil, betonla - metalle kirlenmemiş dünyaya (evet benim için ayrı bir dünya orası), steampunk tarzındaki fazla mekanik dünya gerçekten de gitmedi.

Oluşan önyargımdan dolayı kitabı yorumlamamayı düşündüm bir süre. Ama sonra, serinin 2. kitabına bir şans verme kararını da almamla birlikte fikrimi değiştirdim.



Tipik, savaşlarla yok olan distopik dünya kurgusuyla adım attığımız tarihsel altyapının üzerine, kurulan yeni dünya kurgusu aslında hiç de tipik değil. Şehirler mobilize hale gelmiş, okyanusta dolaşıyorlar ve kaynaklarını artırmak için güçlerinin yettiği diğer şehirlere saldırıp onları yiyorlar.



Tasvir edilen dünya çok başarılı olsa da, bu dünyada geçen ilk kitabın öyküsü bana çok da ilginç gelmedi. Sıradan bir kaçma - kovalama, iyi gibi görünen kötü adamlar, bol aksiyondan, dövüşten, patlamalardan sonra erişilen mutlu olabilecek ancak hüzünlü bir yanı da olan klişe bir son vs. Yine de bu kurgunun içerisinde yer alan mobil karşıtları denilen asi grup ilgi çekici bir unsur olarak görülebilir. Mevcut düzene karşı koyarak, sabit şehirlerde yaşayan ve mobil düzeni yıkmaya çalışan örgütlü bir topluluk mobil karşıtları. İlk kitapta çok yakından tanımasak da kendimizi onlara daha yakın hissediyoruz. (Yani en azından ben öyle hissettim diyebilirim)



Genel anlamda, basit akışı, anlatımı ve kurgusuyla başından itibaren bana çocuk kitabı gibi geldiğini itiraf etmeliyim. Bir yandan da mobil şehirler fikrini ve yaratılan dünyayı başarılı buldum. Aslında kitabı okumaktan çok izledim gibi. Yazarın kitap yazmaya başlamasından önce kitap grafikleri tasarlamasının bunda bir payı olabilir mi acaba? Belki de "öyle bir kitap yazayım ki insanlar roman gibi değil çizgi roman gibi okusun" diye düşünmüştür :) Eğer amacı buysa bence başarılı olmuş.

Daha ilk sayfalarından itibaren kitapla ilgili düşüncem "keşke çizgi roman olsaydı, çok daha keyifle okunurdu" şeklinde oldu. Belki ilerde çizgi romanı yapılır, kimbilir. Ve kısa vadede çizgi filminin de yapılmasını umuyorum. Çok eğlenceli olacağından eminim :) Ancak maalesef bir distopya romanı olarak o kadar başarılı bulmadım.


İyi okumalar.

Not: Serinin orjinal adı Mortal Engines ve 4 kitaptan oluşuyor, 3 tanesi Türkçe'ye çevrilmiş ve ON8 yayınları tarafından yayınlanmış durumda. Ödüllü bir seri olduğunu da belirtmekte fayda var.

23 Ağustos 2013 Cuma

Edrassa Rüyalar Ejderhalar

Yazının güncel adresi: http://www.kurgu-bilim.com/edrassa-ruyalar-ejderhalar/

Medeniyetten, bozuk bir yolla ayrılıp Olimpos/Adrasan yönüne saptığınızda başlar masal diyarına yolculuğunuz. Olimpos ayrımını es geçip 9 km daha devam ettiğinizde önce Çavuşköye ulaşır, "Sahil" tabelasını takip ederek denizi ilk gördüğünüz anda girersiniz masalın içine.

Dağlar ve ormanlar arasında kocaman bir  koy burası. 9 km ilerisi çok popüler, canlı, hareketli, meşhur Olimpos olmasına rağmen, sakinliğiyle, huzuruyla hala çok fazla keşfedilmeden kalabilmiş olması büyük bir şans bana göre.


Adrasan'la ilk görüşte aşk tadındaki tanışmamı anlatmak istiyorum. Çocukken gelmiştim aslında ama unutmuşum nasıl olduysa. Yıllar sonra iş arkadaşlarımla Likya yolunda trekking ve kamp tatili planlamıştık. Ekim ayı sonları gibiydi. Kısa bir parkur seçmiştik oldukça amatör olduğumuz için. Adrasan - Gelidonya feneri arasını yürüyecek Gelidonya'da kamp yapıp aynı yoldan geri dönecektik.

Öğle vakti çıktık Ankara'dan, Kemer'de bir yemek molası verdik. Adrasan sahiline vardığımızda hava karanlıktı. Nasıl bir yere geldiğimizi anlamadık o gece. Birşeyler yiyip, ertesi güne dinç kalkabilmek için erkenden uyuduk.

Uyanıp kahvaltıya indiğimde, benden önce masaya oturmuş arkadaşımın yüzünde şaşkın bir ifade vardı, afallamış gibiydi.(Kendisi de benim gibi Yengeç burcuydu ne yapsın :))  "Ne oldu" diye sordum şaşkınlığına şaşırarak. "Şuraya baksana" dedi deniz tarafını gösterip. O tarafa baktığımda bahsettiğim ilk görüşte aşk hadisesi gerçekleşti işte :)

Şans eseri, hiç araştırmadan, koyun ortasında, denize en yakın otellerden birinde konaklamıştık. Sanırım kader ağlarını örmeye başlamıştı :)

Kamp maceramız pek de istediğimiz gibi sonuçlanmadı, ama bu ancak başka bir bloğun ve başka bir yazının konusu olabilir bence.

Şu anda o zamana geri dönüp baktığımda ne o tatili yaptığım arkadaşlarımla görüşebiliyorum, ne o zaman konakladığım otelde kalıyorum. Bana kalan sadece Adrasan aşkı. Ve evet, çok daha güzel bir konumda, çok daha sevecen insanların çalıştığı, harika bir bahçesi olan başka bir otel buldum.





İlk Ursula Le Guin'lerimi burda okudum. İç Deniz Balıkçısı ve Yanılsamalar Kenti burada üstüste okuduğum ilk kitaplarıydı Kraliçe'nin.


Yanıma birkaç tane daha almadığıma nasıl hayıflandığımı hatırlıyorum.  Çünkü yanımdaki diğer kitapları okuyamadım o tatilde, Ursula'nın dünyasına hapsoldum. Ya da Adrasan'a. Sanırım o günden sonra artık ikisi aynı anlama geliyordu benim için.



Çok özlediğim bir iki sefer hariç, buradan başka yerde Ursula Le Guin okumadım hiç. O bütünleşmeyi yaşadıktan sonra, başka yerde okuduğumda da keyif vermedi zaten.

Yılda bir kez de olsa böyle fantastik bir bağ kurabilmek, gerçek hayattan bu kadar uzaklaşabilmek harika bir duygu.

Benim hayatla ilgili çok fazla kuralım, formülüm, özlü sözlerim falan yoktur aslında ama saçma da olsa ilk mantramı burada buldum : Adrasan'da Ursula Le Guin okunur.

Eğer bir gün yolunuz buraya düşerse yanınızda mutlaka bir Le Guin olsun. Farklı bir boyuta geçtiğinizi hissedeceksiniz...

Yerdeniz'e yeniden gidip onu hala hatırladığım haliyle bulmak, ama değiştiğini ve değişmekte olduğunu görmek beni çok memnun etti.




14 Ağustos 2013 Çarşamba

Faster Gun (Hızlı Silah)

Yazının güncel adresi : http://www.kurgu-bilim.com/faster-gun-hizli-silah/

Tor yayınevinin 5. yılına özel olarak hazırladığı ve okurlarla buluşturduğu ücretsiz e-kitabı okumaya, kitabın 13. öyküsüyle devam ettim.

E-kitabın 346. sayfasında başlayan Faster Gun öyküsü, 24 sayfadan oluşuyor.

Elisabeth Bear adlı Amerikalı kadın yazarın öyküsü.

Özellikle mi yoksa yanlışlıkla mı olduğunu anlayamadığım bir durum var konunun aktarımı ile ilgili. Öykü, 2. bölümden başlıyor ve 1. bölümle devam ediyor. Bu sıralamanın öykünün akışında kurgusal olarak çok özel bir etki yaratmadığını, hatta okunmasını ve anlaşılmasını zorlaştırdığını düşündüğüm için yanlış basıldığını düşündüm açıkçası.

Yazarın anlatımını çok akıcı bulmadım. Ayrıca yazarın kullandığı kelimelerin çoğunun benim kelime dağarcığımda bulunmaması ve beni sözlükle fazlasıyla cebelleştirmesi nedeniyle okumakta zorlandım diyebilirim.


Öykü 1881 yılında bir western kasabasında geçiyor. 4'ü kadından oluşan 5 kişilik bir grup insan rehber olarak bir kovboyu tutmak istiyorlar. Bunları 2. bölümde kendi çabamızla anlamaya çalışırken, 1. bölümde zaten açık açık okuyoruz.

Grubun amacı, rehbere önce turistik gibi gelse de, çok büyük bir gemi enkazını araştırmaya geldikleri daha sonraları anlaşılıyor.

E-kitap, fantastik ve bilim kurgu öykülerden oluştuğu halde, western öğeleri o kadar çok yer alıyor ki bu öyküde, bi ara, araya yanlışlıkla karışmış bir kovboy hikayesi olduğunu düşünmedim değil :)

Tetikte bekleyip durdum, bu gemi kesin uzay gemisidir, 1881 vurgulandığına göre zamanda yolculuk yapılmıştır diye. Nitekim, uzun bir okuyuştan sonra, öykünün ortalarına doğru asıl konuya girildi. Ve Moon Man (Ay Adamı) denilen uzaylıyla karşılaşıldı, ben de bir oh çektim. :)

Her ne kadar birçok negatif yönünü aktardıysam da yazımda, öykü bende hoş bir tat bıraktı yine de.
Herşeye rağmen okumaya değer..

"Poor critter, Doc thought. Marooned here like Robinson Crusoe. And we’re the cannibal savages"
(Zavallı yaratık diye düşündü Doc, Robinson Crusoe gibi burada mahsur kaldı. Ve bizler de yamyam yerlileriz)

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Kurma Kız (The Windup Girl) - Paolo Bacigalupi

Yazının güncel adresi : http://www.kurgu-bilim.com/kurma-kiz-the-windup-girl/

Paolo Bacigalupi adlı Amerikalı yazarın Hugo, Nebula, Locus ödüllerini toplayan Kurma Kız romanı 3 haftadır elimdeydi.

Bayram tatilini fırsat bilip tamamlamayı başardım. Elimde bu kadar sürünmesinin nedeni, romanın konusuyla, anlatımıyla falan hiç alakalı değil. Hem yavaş bir okur olmamdan, hem de anlatımının gerçekçiliği nedeniyle kitabın boğucu atmosferinin aşırı empatik olan yapımın da etkisiyle üstüme üstüme gelmesinden kaynaklandı. Özellikle gece okuyup uyuduğumda, gördüğüm kabuslarıma iyi bir altyapı hazırladığını söyleyebilirim.
Zor bir romandı. Ama bir o kadar da başarılı, detaylı ve gerçeğe yakın bir kurguydu.

Huzurlu ve sakin bir Karadeniz kasabası olan memleketimde, ailemin deniz manzaralı evinin serin balkonu bu romanı okumak için İstanbul'dan çok daha uygun bir ortamdı diyebilirim. Nitekim büyük bir bölümünü de burada 2 günde tamamlayıverdim hemen.



Ve ormana bakan, kitaplarla dolu arka odada da hakkında yazmaya başladım :) (Sanırım burayı yine çok özleyeceğim)

Kurma Kız bir 23. yüzyıl distopyası. Küresel ısınma nedeniyle değişen dünya coğrafyasında tüm dengeler alt üst olmuş. Doğal besinler, karbon temelli yakıtlar tükenmiş. Genetik mühendislik ürünü sebze, meyve ve et üretimi başlamış. Enerji ise insan gücü ile üretiliyor. Yapay besin üreten kalori şirketleri, ürettikleri kısır tohumlarla ve zaman zaman dünyaya saldıkları virüslerden kaynaklanan salgın hastalıklarla dünyayı yöneten bir numaralı güçler haline gelmişler. Kalori şirketlerinin büyük ölçüde batılı olduklarını söylememe gerek bile yok sanırım. Ve sonunda onlara karşı koyabilen bir güç yükselmiş doğuda, Tayland. Hikaye baştan sona Tayland'da geçiyor.

Tayland'da, elinde silahlı güç bulunduran ve siyasi amaç ve hedefleri birbirinden çok farklı olan iki siyasi unsur bulunuyor.Çevre Bakanlığı ve Ticaret Bakanlığı.  İkisi de krallığın gücünü arkasına almaya çalışıyor. Ticaret Bakanlığı, farang adı verilen batılılarla ilişkilerini geliştirmeye çalışırken, Çevre Bakanlığı zamanında Tayland'ı salgınlardan korumasıyla güçlenmiş milliyetçi bir bakanlık ve ülkenin dışa açılımını desteklemiyor.

Kurak bir iklim, kıtlık, salgın hastalık korkusu gibi etkenlerle birlikte sürekli tetikte bekleyen bir darbe tehdidi içerisinde hikayenin akışını beş ayrı birbirinden çok farklı konum ve özelliklerdeki karakterden öğreniyoruz.



Anderson, aslında bir kalori şirketi ajanı. Ancak Tayland'a kalori şirketlerinin temsilcilerinin girmeleri yasak olduğu için, enerji depolayan kurma yayları üreten bir fabrikanın müdürü kılığına girmiş. Tayland'ın tohum deposuna ulaşmanın yollarını arıyor.

Hok Seng, Anderson'ın fabrikasında çalışan bir göçmen. Önceden Malezya'da ticaret yapan zengin bir Çinliyken, Yeşil Bandanalılar adı verilen Müslüman grubun hakimiyeti ele geçirip, Çinlileri öldürmeye başlamalarıyla birlikte ülkeden kaçmayı başaran şanslı biri. Eski güçlü konumuna tekrar ulaşmak için her şeyi yapabilecek psikolojiye sahip. Çevre Bakanlığının silahlı gücü olan Beyaz Gömlekliler bu tarz göçmenlere karşı hoş görülü olmadıkları için onlardan sakınmak durumunda kalıyor.

Caydi, Beyaz Gömlekli bir başkomiser. Önceki kahramanlık dönemlerine rağmen son yıllarda yozlaşan Beyaz Gömleklilerin yozlaşmamış nadir üyelerinden biri. Bir kaplan, gençliğinde şampiyonluklar kazanmış bir dövüşçü. Ticaret Bakanlığının fazlasıyla başını ağrıtan eylemlere imza atarak, Çevre Bakanlığı ile Ticaret Bakanlığı arasında zaten gergin olan ipleri kopma noktasına getiriyor. Göçmenlere, faranglara, yeni insanlara karşı aşırı sert ve taviz vermez yaklaşımlarını göz ardı edersek, kitapta iyiye en yakın karakterin Caydi olduğunu söylebilirim.

Kanya, Caydi'ye bağlı çalışan kadın komiser. Kitabın ilk yarısında fazla dahil olmasa da sonraları Kanya büyük önem kazanıyor. Gizemli noktalar hakkında açık vermeden Kanya hakkında bahsetmek biraz zor..

Emiko, kitaba adını veren kurma kız. Yani Japon genetik mühendislik ürünü bir Yeni İnsan. Tayland'da bulunması yasak, Beyaz Gömlekliler tarafından yakalanması demek öldürülüp gübre haline getirilmesi anlamına geliyor. Tamamen insanlara hizmet etmek için yaratılmış ve eğitilmiş, hep ikinci sınıf olmaya alışmış. Vücudu ona hep köstek olmuş, gerçek insan olmadığının anlaşılması için robotsu hareket etmesi sağlanmış, kısır olarak imal edilmiş. Başkaları biraz sorgulasa da özellikle Beyaz Gömlekliler onların ruhları olduğuna inanmıyor. Ancak biz hikayenin bazı bölümlerini ondan dinlerken, duygularına, acılarına şahit olurken aslında insanlardan farkı olmadığını görüyoruz.

Son sıralarda yükselişe geçen distopya türünün, klişelerden uzak, çok başarılı bir örneğiydi Kurma Kız.
Keyifli okumalar,

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Foundation (Kuruluş)

Yazının güncel adresi : http://www.kurgu-bilim.com/foundation-kurulus/

Dün öğle vakitlerinin sonuna yaklaşırken, Tor yayın evinin yayınlamış olduğu e-kitaptan 5. öyküyü de tamamladım.
Bu sefer öykü seçmem hiç zor olmadı.Öykünün kapağına bakarak "bir zombi öyküsü herhalde" diye düşünüp okumaya başladım hemen.


E-kitabın 66. sayfasında yer alan öykü Ann Aguirre adlı yazarın öyküsü ve 12 sayfa uzunluğunda.
Biraz google'layınca gördüm ki, daha büyük bir serinin sadece küçük bir bölümünü aktarıyor bize bu öykü.
Öykünün geçtiği ortam, 12 Maymun (12 Monkeys) filminin atmosferini çağrıştırıyor en başta.



Dünya savaşı sırasında, biyolojik silah kullanılmasıyla yayılan virüs, dünya üzerindeki canlı hayatı yok eder.
Bir grup şanslı insan, yer altında inşa edilen sığınaklarda yaşamlarını sürdürme imkanı bulurlar.
Sığınaklar bölgesi aileler için küçük küçük özel bölmelere ayrılmış ve aileler hem dünyadan hem de mühürlü kapıları ile sığınaktaki diğer ailelerden tamamen izole olmuşlardır.
Sadece telefon vasıtasıyla, sığınaklar için ödeme yaptıkları yetkililerle irtibat kurabilmektedirler. Yeme - içme ihtiyaçları da bu kişiler tarafından sağlanmaktadır.
Diğer sığınaklara ulaşmak için kapılardaki mührü kaldırıp koridora çıkmaları dahi virüs kapma riskini taşımaktadır.
Hayatta kalmış olmalarına rağmen, artık bir hayatları kalmamış, tek odalık sığınaklarında kapana kısılmış bir vaziyette oradan çıkacakları zamanın gelmesini beklemektedirler.
Başta, sığınakta geçirdikleri sürenin sınırlı bir süre olacağını düşünen aileler, aradan geçen bir yılın ardından dünya ile irtibatlarının tamamen kesilmesinin ardından paniğe kapılıp kapılarının mühürlerini kaldırırlar. Ve bir ölüm kalım mücadelesine adım atarlar.
Zaten öykü boyunca sorgulanan, böyle bir yaşama katlanmak için hayatta kalmış olmanın bir önemi olup olmadığıdır.
Bu sırada 1 yıldır telefonda tanışıp arkadaş olmuş olan 14 yaşlarındaki iki çocuk da ilk defa birbirlerini görebilmiş olurlar. Bu çocuklardan biri bize öyküyü aktaran çocuktur.
İki çocuk telefonda tanıştıkları ilk andan itibaren, birbirlerine ilgi duymaktadırlar ve bu ilgileri gitgide aşka dönüşür.
Diğer çocuğun erkek olduğundan emin olmamıza rağmen, öykü boyunca, hikayeyi anlatan çocuğun cinsiyetinden emin olamıyoruz. Çocuğun adı Robin ancak bu da yeterli bir bilgi sağlamıyor. :)
Benim izlenimim iki çocuğun da erkek olduğu yönünde.
İlk defa bir bilim kurgu hikayesinde böyle bir aşk hikayesi ile karşılaştım ve şaşırttı beni açıkçası. :)
Oldukça kasvetli ve klostrofobik atmosferine rağmen hızla okunan, nasıl ilerleyeceği merak uyandıran bir öykü olduğunu söyleyebilirim.
Keyifli okumalar,

1 Ağustos 2013 Perşembe

Rocket Man (Roket Adam) - Bilim Kurgu Temalı Şarkılar ve Düşündürdükleri - 4

Yazının güncel adresi: http://www.kurgu-bilim.com/rocket-man-roket-adam/

Elthon John çok dinlemesem de Rocket Man şarkısını çok severim.
(Tahmin edin neden :) )
Konusu uzayla ilgili ama yine de hüzünlü bir melodisi ve hüzünlü sözleri olan bir şarkı. 
İşi, uzayda gezegen gezegen dolaşmak olan bir adamın, ailesinden ve dünyadan uzakta olmaktan duyduğu üzüntüyü anlatıyor.


I miss the Earth so much
(Dünyayı çok özlüyorum)
I miss my wife
(Karımı özlüyorum)
It's lonely out in space
(Uzayda çok yalnızım)
On such a timeless flight
(Böyle sonsuz bir uçuşta)

Genelde bu şarkıyı dinlerken hep masalsı bir Ray Bradbury atmosferini hissetmişimdir.
Ama özellikle son bir haftadır, yakın zamanda okuduğum tek bir Ray Bradbury öyküsünü hatırlatmaya başladı bana. Resimli Adam'dan Roket Adam. (Bu yazımda bahsetmiştim)


Bugün internette şarkının öyküsünü araştırdım. Şarkının sözlerini yazan Bernie Taupin, Bradbury'nin Roket Adam öyküsünden esinlenmiş. (Bingo! Biliyordum zaten :) )
(Bknz kaynak)

(Lütfen "ismi bile aynı, bunu bilmekte ne var" diye düşünüp hevesimi kursağımda bırakmayın. Ben hala çok mutluyum tahminimin doğru çıkmasına :) )

Roket Adam, tipik bir Bradbury öyküsü, yani oldukça duygusal ve hüzünlü.. 
Babası astronot olduğu için onu ancak üç ayda bir gören, özlem dolu annesinin mutsuzluğuna şahit olan, hep "ya dönmezse" korkusuyla bekleyen bir çocuğun hikayesini anlatıyor.

Şarkıda ise, bu sefer konu babanın bakış açısıyla ele alınmış.

Sonuç olarak her iki taraf da mutsuz ve özlem dolu..
Bana bu kadar maceralı ve heyecan verici gelen bir konu bir ailenin dramı haline gelmiş öyküde ve şarkıda..
Yine de bence ikisi de çok güzel.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Translate