28 Haziran 2013 Cuma

Birbirini Görmezden Gelen İki Şehrin Hikayesi : Şehir ve Şehir – China Mieville

Bu kitap hakkında yazmaya başlamak benim için oldukça zor oldu.
Bu kadar harika bir kitabı uzun süredir okumamıştım. Hakkında yazdığım yazı da çok iyi olmalı diye düşünüp başlamaktan kaçındım bir süre. Ama beklemenin bir faydası olmadığını anlayınca klavyenin başına geçtim..

China Mieville adlı, bol ödüllü, İngiliz genç yazarın 3. romanı Şehir ve Şehir. Orjinal adı The City&The City olan roman da yazarın diğer eserleri gibi bol ödüllü. Arthur C. Clarke, Hugo ve Nebula ödüllerini toplamış ve bu ödülleri sonuna kadar hak ediyor. 


Rahatlıkla söyleyebilirim ki, hiç bir klişe içermeyen bu roman bilim kurguya çığır açtıracak türden bir eser. Yazarın diğer kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum.


Bu kadar övgüden sonra biraz da kitaptan bahsedelim.
Kitap, bizim çağımızda, bizim dünyamızda, bizim sahip olduğumuz teknolojilere, markalara, bizim bildiğimiz dünya tarihine sahip bir ortamın içerisinde sadece iki şehrin dahil olduğu bir distopyayı anlatıyor.

Öncelikle bir cinayet romanı gibi başlıyor, ilk 50 sayfasında CSI’dan öteye geçemeyeceğini düşündürüyor, kitap boyunca bu cinayetin gizemi çözülmeye çalışılıyor dedektifler tarafından. Yazarın anlatım dili çok kolay olmadığından ilk 50 sayfayı biraz sürünerek okudum açıkçası. Devamı ise - gerçekten çok acayip.


Dünyanın geri kalanı bildiğimiz düzeninde devam ederken, Avrupa'nın ücra köşesinde kalmış bir şehrinde cinayet işlenir, bulunan deliller sonrasında bu cinayetin aslında komşu şehirde işlendiği, sonrasında cesedin bulunduğu noktaya taşındığı ortaya çıkar. İki komşu şehir ilk başta çok sıradan görünse de aslında çok garip bir ilişkileri bulunmaktadır. İki şehir aslında iç içedir. Birbirini çapraz kesen sokaklardan oluşmaktadır. Karşı karşıya oturan iki komşudan biri, şehirlerin birinde yaşarken diğeri öbür şehirde yaşamaktadır aslında. Aynı parkın bir tarafı bir şehirde diğer tarafı öbür şehirde yer almaktadır. İnsanlar çocukluklarından itibaren diğer şehrin insanlarını, binalarını, sokaklarını görmezden gelmeyi öğrenmek için eğitilirler. Eğer bu kuralı çiğnerlerse “ihlal” yapmış olurlar ve cezalandırılırlar. İhlal davalarını polis teşkilatı yerine “ihlal” adı verilen gizemli bir güç yürütmektedir. Şehirleri gezmeye gelen turistler dahi ihlal yapmamak üzere oryantasyona alınırlar, sonrasında eğer sınavı geçemezlerse şehirlere giremezler. Şehre kabul edilen bir turist ihlal yaparsa sınır dışı edilebilir.

Bu ortamda biz, cinayete önce Beszel adı verilen şehirde tanık oluyoruz. Kitabın ilk bölümü Beszel’de geçiyor ve burda kahramanımız Müfettiş Borlu ile tanışıyoruz. Onun gözünden Beszel’i ve diğer şehir olan Ul Qoma’yı tanıyoruz. Kitabın ikinci bölümü ise müfettişin cinayeti araştırmak amacıyla Ul Qoma’ya gitmesiyle diğer şehre taşıyor bizi. (Şehirlerin arasında bulunun bir binanın içerisinden, vize ve pasaport kontrolünden geçerek yasal olarak bir şehirden diğer şehre gidilebiliyor) Bu bölümde Ul Qoma’yı tanımaya ve anlamaya çalışırken Beszel’i ve insanlarını görmezden geliyoruz yine aynı karakterin gözünden. Bu şehre giderken Müfettiş Borlu şu cümleyi kuruyor: 

“Hayatımız boyunca yaşadığımız tanıdık çevrede, onlarca yıldır görmemeyi öğrendiğimiz şeyleri görmeye başlayacaktık” 
Bununla birlikte ayrıca görmeyi öğrendiği şeyleri de görmemeye başlayacaktı J

Şehirler birbirinin içinde olmalarına rağmen kültürel ve ekonomik yapıları, dilleri, giyinişleri birbirinden çok farklı.

Önceleri iki şehrin birleşik olduğu düşünülüyor, bu döneme “bölünme öncesi dönem deniyor”. İki şehirde de, şehirlerin yeniden birleşmesini isteyen “birleşmeciler” olarak adlandırılan bir grup ve aşırı milliyetçi olup birleşmecilere karşı olan bir başka grup mevcut. Ayrıca şehirler ayrılırken kimsenin görmediği bir üçüncü şehrin de olduğu rivayet ediliyor. Ve cinayetlerin 3. Şehirle ilgili olabileceğinden şüpheleniliyor ve bu şekilde olayın gizemi artıyor.

Kitaptaki iki şehir bana Ursula Le Guin’in muhteşem eseri Mülksüzlerin Annares ve Urras'ını hatırlattı. Beszel ve Ul Qoma arasındaki farklar Annares ve Uras arasındaki kadar büyük olmasa da Mülksüzler’de de aynı karakterin gözünden iki dünyayı tanıyorduk..


Kitapta, Harry Potter ve Power Rangers’dan Starbucks’a, iPad’den, cep telefonundan Laptop’a kadar çağımıza ait her tür öğe mevcut. Bizimle aynı çağda, aynı teknoloji ile ama bizden bambaşka bir düzende yaşayan insanların öyküsünü okuyoruz ve bu durum, kitabı çok etkileyici kılan faktörlerden biri bana göre.

Ayrıca kitabın birçok bölümünde Türkiye’ye atıfta bulunuluyor. Kahramanımız Amerikan kahvelerine Türk kahvesini tercih ediyor.  Ayrıca kitabın içerisinde 2 yerde Atatürk’ten bahsediliyor. Ul Qoma’da resmi dairelerde, Ul Qoma’nın iktidar partisinin başkanıyla birlikte Tito ve Atatürk’ün resimlerinin asıldığını okuyoruz. İllitancayı konuşurken aksanından Türk olduğu anlaşılan bir kişiyle karşılaşıyoruz, eğer kaçmayı planlarlarsa gidilecek şehirlerden biri İstanbul oluyor vs..


 Kitabı okurken bu iki şehrin ilişkisi önce bana çok farklı geldi, yazarın hayal gücüne hayranlık duydum. Sonra Berlin Duvarından etkilenmiş olabileceği geldi aklıma. Fakat Berlin Duvarı fiziksel bir engeldi ve böyle bir engelle kuralların işlemesini sağlamak, insanların diğer tarafa geçişini engellemek çok daha kolaydı, yine de aşılamaz değildi. (Bknz. aşağıdaki fotoğraf :) ) Zihinsel engeller oluşturmak ise bambaşka bir şeydi..


Sonrasında, benim 2 yıl önce iş yerimde yaşadıklarımla, daha sonra da aynı şekilde ülke çapında yaşananlarla bağdaştırdım, insanların nasıl gruplara ayrıldığını, birbirlerini, birbirlerinin değerlerini, fikirlerini nasıl görmezden geldiğini düşündüm. Aslında bu iki şehir bir kurgu, bir distopya değildi artık gözümde. Bizzat kendi ülkemde yaşadığım, aslında tüm dünyada var olan, “ihlal” gibi yazılı, sabit kuralları olmasa da, insanların içine yerleşmiş olan kurallarla, kendinden olmayanı dışlayan, görmezden gelen, hiçe sayan  bir düzenin içinde yaşamıyor muyduk zaten?


İyi okumalar...

15 Haziran 2013 Cumartesi

Konuk Yazar Yazısı : HELLSİNG KRALİYET PROTESTAN ŞOVALYELER KARDEŞLİĞİ

Kohta Hirano’nun Hellsing adlı mangasından bahsedeceğim. Şimdiye kadar okuduğum, izlediğim vampir hikayelerinden oldukça farklı oluşu, bende bu mangayı vampir sevenlere tanıtma isteği oluşturdu ( daha iki cildini okudum, henüz ben de tanıyorum aslında :) ) . 



Seri, 10 ciltten ibaret, ilk üç cildi Gerekli Şeyler Yayıncılık tarafından Türkiye'de yayınlanmış.

Hellsing, çok eski zamanlardan beri canavarlarla, vampirlerle savaşan gizli bir protestan kurum.  Canavarlarla mücadele ederken zaman zaman din çatışmaları ( vatikan protestanları yok etmek istiyor) ve politik entrikalarla da uğraşmak zorunda kalıyor. Zaten kötü  vampirlerin ve gullerin (az sonra ne anlama geldiğini açıklayacağım) eylemlerinin ardında Hellsing'e zarar vermek isteyen  gizli bir örgütün varlığı hissediliyor (Katoliklerin de dışında).  Ayrıca Katolik kilisesi kısım XIII Iscariot gizli servisi, Hellsing gibi, canavarlara karşı savaşıyor, buna rağmen Hellsing organizasyonuna düşmanlar.


Hellsing kurumunun en büyük kozu ölümsüz, birinci sınıf bir vampir olan Alucard. Alucard’ın  Hellsing ailesine bağımlılığı, neden vampirlere karşı insanların yanında savaştığı hikayenin ilerleyen bölümlerinde ortaya çıkacak gizemlerden. Alucard karakter olarak oldukça küstah, karizmatik, çekici bir vampir. Trençkotu, uzun çizmesi, boyun bağı, gözlüğü ve şapkasıyla da değişik ve şık bir giyim tarzı var. Şekil değiştirme, kendini yenileyebilme ve telepatik iletişim yetenekleri var (daha birçok yeteneği ilerleyen ciltlerde ortaya çıkacaktır diye tahmin ediyorum). Güneş ışığına da bağışıklılığı var ve iki tane tabanca kullanıyor.




Diğer kahramanlardan da bahsedeyim. Aslında mangayı okurken  kahramanların özellikleri yavaş yavaş ortaya çıkıyor bu da yine bir gizem duygusu yaratıyor ve merakı körüklüyor.

Lady İntegra Fairbrook Wingates Hellsing, Hellsing kurumunun yöneticisi. Babasının ölümünden sonra Alucard’ın yardımıyla amcasının kendini öldürme girişimlerinden kurtulup Hellsing’in mirasını devralmıştır. Erkek gibi giyinir ve davranır. Bu sebeple ona lady değil sir diye hitap edilmektedir.



Seras Victoria, Alucard’ın vampire çevirdiği polis kız. Vampirlere karşı Hellsing özel timiyle birlikte mücadele eder. İnsani özelliklerini tamamen kaybedeceğini düşündüğü için gerçek bir vampire dönüşmek istemiyor, gerçek vampire dönüşmek için Alucard’ın kanını içmeli.



Uşak Walter hakkında henüz bilinen çok şey yok, yaşlanıp emekliliğe ayrılan yetenekli  vampir avcısı. Lady Hellsing’in uşağı. Zor zamanlarda yine yeteneklerini kullanıp Lady Hellsing’i koruyor.



Peder Alexander Anderson katolik peder. Katolik kilisesinin gizli servisinin en büyük kozu. Çok güçlü (Alucard kadar neredeyse), ne insan ne de vampir. Canavarlarla savaşması için özel olarak  yaratılmış, biyoteknolojik yenilenme yeteneğine sahip. Kılıçlarla savaşıyor. Alucard'ın en büyük rakibi ve Peder Maxwell’in koruyucusu.



Son olarak da Peder Maxwell. Katolik kilisesi kısım XIII Iscariot gizli servisinin yöneticisi. Onun hakkında henüz çok az şey biliyoruz.  

En ilginç bulduğum noktalardan biri vampirlerin nasıl çoğaldığı. Vampirler sadece bekaretini kaybetmemiş bir karşı cinsin kanını içerek çoğalıyorlar. Eğer kurban bakire/bakir değilse, kurban gul denen kontrolü altına aldıkları zombilere dönüşüyor,gullerden ordu yapabiliyorlar. Bir kurbanı vampire çevirdiklerinde köle vampirlikten kurtulup gerçek vampire dönüşmesi için gerçek bir vampirin kanını içmesi gerekli.

Benim anlatacaklarım bu kadar. Çok keyifli bir manga, vampir hikayesi sevenler kaçırmasın...

Mangaya eş zamanlı olarak okuduğum ‘Dünyanın Gizli Tarihi’ kitabının da benzer konuları anlatması benim şansım herhalde. Protestanlık hareketinin ortaya çıkmasıyla papalığı savunmada Vatikan’ın yetersiz kalması, bunun sonucunda gizli bir örgütün ortaya çıkarak protestanlara karşı mücadele etmesi ardından katolik kilisesi tarafından tanınması gibi gerçek tarihsel olay örgüsü ile kurgunun güzel bir uyumu...

Konuk Yazar: Yelda Yiğit
İletişim:

Yakında - Hellsing Yorumu


Konuk yazar yorumuyla, az sonra :)

14 Haziran 2013 Cuma

okuma arzusu


Dışarda şahane bir yağmur var, iş yerimin bahçesi de çok güzel.
"Al eline bir kitap, çık dışarı" diyor ortam aslında..



Kitap da hazır, çantamda duruyor..
China Mieville'den Şehir ve Şehir..
Nasıl bir kitap fikrim yok, Arthur C. Clarke ödülü almış.
Sanki bilimkurgu değil de fantastik kurgu çıkacakmış gibi bir izlenime kapıldım ilk 20 sayfada..Arka kapak çok faydalı olmadı bu konuda. Ön kapaksa bilimkurgu için fazla renkli.
CSI tadında başladı, anlatımı da güzel. Ve en önemlisi yanımda bir tek o var :)



Günlerin zihinsel ve bedensel Gezi yorgunluğu (her şeye rağmen direnmek güzel :)) üzerine cuma cuma 1,5 saatlik bpm application development deneme sınavım tuz biber oldu. (Acaba sonuçlar nasıl, ya hepsi yanlış çıkarsa? Neyse düşünme düşünme, ne diyorduk China ne? :) )

Neyse ki bugün cuma, yarın bol bol okurum..(Züğürt tesellisi :P)



Okuma isteğimi user guide ile tatmin etmek üzere kaçayım ben bari..

12 Haziran 2013 Çarşamba

Resimli Adam - Bradbury

Kesinlikle karamsar birşeyler okumam lazım geliyordu. Madem dışarı çıkmıyordum, güvenli evimde neşeli şeylerle vakit geçirmek istemedim hiç.

Uzun süredir Ray Bradbury’nin iki kitabından birini seçip okumayı istiyordum. Yakma Zevki ve Resimli Adam. En sonunda Resimli Adam’da karar kıldım.Vakti geldi diyerek başladım...


Hemen ertesi gün farkettim ki Ray Bradbury’nin ölüm yıldönümüydü. Böyle tesadüfler çok oluyor benim hayatımda..Elimde olmadan bir anlam yüklüyorum ve iç güdülerimin çok kuvvetli olmasıyla övünüp duruyorum. Kime ne yararı var orası tartışılır elbette. :)


Kitap, tipik Bradbury romanları gibi hemen beni kendine çekmedi tabii. Sizi bilmiyorum ama ben Bradbury’nin dünyasına girmekte biraz zorlanıyorum. Ayrıca benim alıştığım tarzda bilim kurgu da değil tarzı. Okurken “şu anda okuduğum aslında bilim kurgu değil” diye düşünüyorum çoğu zaman.. İçerisine uzay temalarının, farklı şehirler yerine farklı gezegen adlarının serpiştirildiği, zamanımıza ve dünyamıza ait duyguları barındıran karamsar öyküler genelde. 

Bu noktada durup düşünmeden edemiyorum, Ayfer Tunç bilim kurgu yazsa benzer öyküler çıkabilir ortaya :)
Hatta çok uğraşmasına da gerek yok, Taş, Kağıt, Makas örneğin, Mars'ta kurulan bir kolonide geçiyor olabilir rahatlıkla. 

  

Bir ara aklıma çok parlak olduğunu düşündüğüm bir fikir gelmişti. Acaba günlüğümü yazarken şimdiden 100 yıl sonra yaşıyormuşum gibi yazsam nasıl olur diye. Tabii, sonra bu fikri uygulamak zor geldi bana ve bilinmeyen bir geleceğe erteledim (Bir Bradbury değilim elbette :) ) 


Bradbury öykülerinin içine dalmakta zorlansam da, daldığımda da çıkmakta zorlanıyorum
Resimli Adamda da bu şekilde oldu.. 

Tabii onunla aynı anda okuduğum Tom Robbins'in B is for Beer kitabının da etkisi olmadı değil. Aklımı çelip duruyordu bir köşeden, ben daha eğlenceliyim onu bırak, beni oku diye. Birlikte okunmalarını kesinlikle tavsiye etmiyorum :) (Bilim Kurgu olmadığı için bu kitap kapsam dışında maalesef)

   

Resimli adamda bir büyük öykü var, -ki bundan çok az bahsediliyor aslında, başında ve sonunda 15-20 sayfa kadar. Vücudunda dövmeler olan bir adam, dövmelerin gece olunca hareket ederek geleceğe ait hayatlardan kesitler gösterdiğini iddia ediyor. Daha sonra geleceğe ait olan bu öyküleri okumaya başlıyoruz. Kısa kısa 18 tane öykü anlatılıyor büyük öykünün içerisinde. Küçük öyküler birbirleri ile bağlantısız olsalar da hepsi büyük öyküye resimli adamın vücudu ile bağlılar. Bu şekilde bakılırsa bir roman olduğu düşünülebilir. Ama aslında bir öykü kitabı.

Öykülerden beni en çok etkileyen “Bitmeyen Yağmur” oldu. Öykü Venüs’te geçiyor. Venüs’ün bitmeyen yağmurunda, araçları kaza yapan bir grup astronot kendileri için güvenli ve yağmurdan korunabilecekleri bir yer ararlar. Açıkcası insanların Venüs’te normal kıyafetlerle, dünyadaymışçasına rahat nefes alarak, vurgulandığı şekilde kafalarında şapka dahi olmadan yürüyebileceklerini pek zannetmiyorum. Ama bu Bradbury öyküsü, önemli olan öykü, teknik detaylara takılmayalım lütfen.




İnsanların asla dinmeyen bir yağmur karşısında nasıl çaresiz olabileceklerini, neler deneyimleyeceklerini, nasıl hissedeceklerini, gitgide delirmeye yaklaşmalarını ve ortamın karamsarlığını öyle güzel aktarıyor ki sanki yağmur damlalarını yüzünüzde hissediyorsunuz..


Bir Karadenizli olarak en az güneşi sevdiğim kadar yağmuru ve kasvetli havayı da çok severim, böyle havalarda Seattle’lı bir gruptan grunge dinlemek gibisi de yoktur, tabii bir de kahve ve elinde atmosfere uygun bir kitap.. Sanırım en çok bu öyküyü sevmemin nedenleri bunlar, kendimi içinde çok kolay hayal edebilmem.


Bununla birlikte, kendilerini reddeden ve eserlerini ortadan kaldıran bilime karşı koyabilmek için Mars’a yerleşen fantastik kurgu yazarlarının savaşı –Sürgünler – oldukça ilginç bir öyküydü. Roket adam olan babasını 3 ayda bir gören 14 yaşındaki çocuğun hikayesi – Roket Adam – tipik bir Bradbury eseri gibi oldukça duygusal ve dokunaklıydı. Roket kazası sonucunda uzaya dağılan mürettabatın son saatlerine tanık olmak, kendileriyle, birbirleriyle ve hayatlarıyla hesaplaşmalarını okumak - Kaleydeskop – etkileyici ama çok da iç karartıcıydı.

Bu şekilde her biri uzayda, farklı gezegenlerde, farklı yüzyıllarda geçen ama kahramanları bizler gibi sıradan insanlar (astronot da olsalar onların da duyguları var :P) olan 18 tane öykü..

Resimli Adam 1969 yılında filme çevrilmiş. Imdb puanı sadece 5.9. Bu puan filmi izlemek için çok motive etmedi beni açıkcası. Ama Bitmeyen Yağmur öyküsünün olduğu bölümü izlemek isterdim. Benim zihnimde canlandırdığım ortamla kıyaslayabilmek için.


İyi okumalar...




9 Haziran 2013 Pazar

Star Trek Molası

Sonunda biraz kafamızı boşaltmak, iş ve ülke meseleleri dışında birşeyler düşünmek için kendimize biraz izin verelim dedik. Tesadüf , tam da o gün Star Trek – Into The Darkness gelmiş sinemalara.


Star Trek’in yeni çevriminin ikinci filmi. Eski filmin biraz değiştirilmiş hali sanırım. Önceki versiyonunun adı Khan’ın Gazabı olarak Türkçe’ye geçmiş. Orjinal adı Wrath of Khan imiş.


Açıkcası hepsini izlemişimdir eski uzay yolu filmlerinin, dizisini de çok sıkı takip ettim zamanında. Ancak her zaman, izlediğim süre boyunca bana keyifli vakit geçirtip sonrasında aklımdan iz bırakmadan çıkmıştır. 



Genel hikayesini, Atılganı, karakterlerini severim ama öykülerini hiç aklımda tutamam.  Eskisi ile yenisini kıyaslayamayacağım bu sebeple. 

Yeni çevrimleri de benim için aynı. İlk bölümünü de hatırlamıyorum pek, karakterlerle tekrar tanışma anlamından başka birşey kalmadı aklımda.










Görsel anlamda tatmin ediciydi, uzayda geçen sahneler, Klingonların dünyasındaki dövüş sahneleri..Ama özellikle aklımdan çıkmayacak sahne Atılgan’ın bulutların arasından tekrar yükseldiği sahne olacaktır.



Filmin benim için en güzel tarafı, kötü adamı çok sevmem. Sherlock dizisinden çok beğendiğim Benedict Cumberbatch oynuyor Khan rolünü. Bunu, filme girmeden hemen önce eşimden öğrendim, süpriz oldu diyebilirim.



Khan ve mürettabatının öyküsünün biraz daha derinleştirilmesini isterdim. Aslında 300 yıl önceki hikayelerinden flashback’ler bekledim ama malesef yoktu. Hep beni asıl merak ettiren,’ ama neden ‘ diye sorduran konular hızlıca ve yüzeysel bir şekilde geçiştiriliyor. Öykü anlatmaktan çok, uzayda geçen dövüş sahnelerine dönüştü artık bilimkurgu filmleri.



Bu sebeple artık bilimkurgu izlemekten çok bilimkurgu okuyorum ya.. J(Şu anda elimde Ray Bradbury’nin Resimli Adam (Illustrated Man) kitabı var. Bitirince tekrar görüşürüz.)


Açık vermeden heralde ancak bu kadar bahsedebilirdim filmden, gerçi pek de süprizli bir olay yoktu ama.. 

Sonuç olarak sadece 2,5 saat uzaklaşabildim gerçek hayattan. Filmden sonraki ilk 5 dakikada dahi film hakkında değil malum diğer konular üzerinde konuşuyorduk..




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Translate